Haber Detayı
10 Eylül 2020 - Perşembe 14:38
 
İSLAM'DA NESİLLERİN YETİŞTİRİLMESİ VE NESLİN KORUNMASI
Osmanlı’da insan mîrâsının asırlarca muvaffakiyetle aktarıldığına şâhitlik ediyoruz. Fethedilen beldelere giden temiz Anadolu halkı, örnek bir müslüman nümûnesi oldular. Onları gören Arnavut, Boşnak vb. topluluklar İslâm ile şereflendiler.
ÇOCUKLAR Haberi
İSLAM'DA  NESİLLERİN  YETİŞTİRİLMESİ  VE  NESLİN  KORUNMASI

 

İslâm’da Nesillerin Yetiştirilmesi ve Neslin Korunması

 

 

Evlatlarımızı nasıl yetiştiriyoruz? Çocuklarımızı yetiştirirken gözettiğimiz hassasiyetlerimiz neler? Çocuklarımızı yetiştirirken nelere dikkat etmeliyiz? İslam'da nesil yetiştirirken anne ve babaya düşen vazifelerin önemi nedir?

 

EVLÂDINA NE VERDİN?

Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-’ın hilâfeti zamanıydı. Bir baba, halîfeye gelerek evlâdının kendisine yaptığı kötülüklerden şikâyet etti. Hazret-i Ömer; bu adamın oğlunun, huzûruna getirilmesini emretti.

Genç yanına gelince; Halîfe, ona kötü davranışının sebebini sordu.

Delikanlı şöyle bir sual ile cevap verdi:

“–Ey mü’minlerin emiri, çocuğun babası üzerinde hakkı nedir?”

Hazret-i Ömer şöyle hulâsa etti:

“–Üç hakkı vardır:

  • Annesini (sâliha bir hanım olarak) güzel seçmesi (yani ailesini ihsân üzere kurması),

[Bir babanın ailesini seçerken, evlâtlarına örnek olacak fazîletli bir hanım seçmesi lâzımdır.

Rasûlullah Efendimiz de şöyle buyurmuştur:

Kadın dört şey için nikâhlanır:

  • Malı için,
  • Soyu için,
  • Güzelliği için ve
  • Dindarlığı için.

Sen dindar olana bak. (Değilse) kaybedersin.” (Buhârî, Nikâh, VI. 123; Müslim, Radâ, 53)]

  • Evlâdına (rûhâniyetli, rûhuna tesir edecek) güzel bir isim vermesi ve,
  • Ona Kur’ân-ı Kerîm’i öğretmesi…
  • Evlâdına Kur’ân-ı Kerîm kültürünü tahsil ettirmesi, (ki böylece evlâdı, yabancı kültürlerin te-siri altında kalmasın ve ömrünü Kur’ân ile ihyâ etsin.)”

Delikanlı;

“–(Ona kötü davrandığımdan şikâyet ediyor ama) babam bana karşı bu vazifelerinin hiçbirini yerine getirmedi.” dedi ve ihmallerini bir bir saydı.

Hazret-i Ömer bunun üzerine, babaya döndü ve şöyle dedi:

“–Oğlum bana zulmediyor diyorsun ama önce sen, ona zulmetmişsin!” (Semerkandî, Tenbîhü’l-Ğâfilîn, 152)

Günümüzde de anne-babalar feryat ediyorlar:

“Evlâtlarımız elden gidiyor!” diye şikâyet ediyorlar.

Tıpkı Hazret-i Ömer’in tespit ettiği gibi, tahkik edildiğinde; bunun ilk mes’ulleri, o anne-babanın kendisi çıkıyor.

Sormak gerekiyor:

“Evlâdına ne verdin, ondan ne bekliyorsun?”

  • Ona helâl lokma yedirdin mi?
  • Ona Kur’ân kültürü verdin mi?
  • Kur’ân tahsilini alabilmesi için evlâdını göndereceğin mektepleri, güzel bir ihtimam ile seçtin mi?
  • Ailene namazı öğrettin ve emrettin mi? Namaza kalktın ve kaldırdın mı?

Hâsılı;

  • Onlara İslâm karakter ve şahsiyetini mîras bırakmak için ne yaptın?

GERÇEK MÎRAS

Birkaç asır öncesine kadar, toplum tamamen mânevî değerlerle örülü olduğu için; anne ve babalar husûsî bir gayretin içine girmeseler dahî, müslümanların mahallesi, yaşadığı mâneviyat dolu hayat, evlâtları hayırlı bir çizgide yetiştirmeye kâfî geliyordu.

Tekkeler ve dergâhlar, toplumu irşâd ediyordu. Maalesef bugün böyle mâneviyatla dolu bir toplum yapısından mahrumuz.

Bugün her taraftan hücum eden tehlikelere karşı evlâtları muhafaza etmek bir zarûret hâlini aldı.

Toplumlar, nesiller hâlinde hayâtiyetlerini sürdürürler. Bir toplumun yaşattığı mânevî kıymetlerin devam edebilmesi için; âdetâ bir bayrak yarışı hâlinde, o hasletlerin yeni nesiller tarafından deruhte edilmesi lâzımdır. Aksi hâlde; biyolojik olarak nesil devam etse de, o kıymetler sahipsiz kalır ve yok olur.

Sâhipsiz olan memleketin batması haktır,

Sen sâhip olursan bu vatan batmayacaktır!..

diyen şair, işte bu hakikati dile getirmiştir.

Evlâtlar; fânî olan büyüklerinin maddî varlıklarına, onların vefâtıyla beraber kendiliğinden mîrasçı olurlar.

Lâkin mânevî kıymetlerin tevârüsü ve intikali, kendiliğinden gerçekleşmez. Bunun için; husûsî bir gayret, terbiye ve tahsil gereklidir.

Her müslüman, hâdisâtın akışından ve İslâm’ın istikbâlinden endişe ve mes’ûliyet duymalıdır. Evlâtlarının İslâm’a hizmet yolunda, İslâm’ın karakter ve şahsiyetini temsil yolunda devam edip etmeyeceğinin endişesini kalbinde hmeli ve bunu temin edecek gayretler içinde olmalıdır.

Bir de şu endişe içinde olmalıdır:

‒Acaba ben kıyâmette evlâtlarımla ve ailemle beraber olabilecek miyim? Orada dünyada olduğu gibi birbirimize yoldaş ve gönüldaş olabilecek miyiz, yoksa acı bir hüsran mı tadacağız?

Görüyoruz ki;

Üniversiteye giriş imtihanlarında bazı anne-babalar da evlâtları ile beraber geliyorlar, saatlerce orada kapıda bekliyorlar. Evlâtlarının heyecanıyla;

“Acaba yapabilecek mi, kazanabilecek mi?” diye dertleniyor, telâşlanıyorlar.

Lâkin bu dünya endişesi yanında âhiret endişesi ne kadar taşınıyor?

Her anne ve babayı, âhirette evlâtlarının meçhul istikbâli beklemektedir:

Acaba evlâtlarımız kıyâmet ve mahşerin dehşetli hâllerinden nasıl çıkacak? O ateş okyanuslarının ortasına düşerlerse hâlleri ne olacak?

O sert ve abus çehreli gün için evlâtlarımızı ne kadar hazırlayabildik?

 

HAZRET-İ İBRAHİM ve NESİL ENDİŞESİ

Hazret-i İbrahim de;

“Rabbim! Beni ve zürriyetimi namaz kılanlardan eyle!” (İbrâhîm, 40) diye yalvarırken bu mîrâsın intikali için dergâh-ı ilâhîye ilticâ buyurmuştur.

İbrahim -aleyhisselâm-’ın muazzam bir nesil endişesi vardı.

Hanımı Hacer ve oğlu İsmail’i ziraate elverişsiz çölün ortasında bir vâdiye bıraktı. Hazret-i İbrahim, bunun sebebini, «namaz kılmaları» için diye ifade buyurur. Çünkü burası Kâbe’nin bulunduğu yerdi. Hazret-i İbrahim’in davetine yeğeni Hazret-i Lût gibi birkaç kişiden başka kimse icâbet etmemişti.

Hazret-i İbrahim, dünyanın geri kalanından uzak Hicaz’da, ilâhî tâlimat üzerine îmanlı bir nesil inşâ etmekteydi.

Yine ağır bir nesil imtihanı olarak, evlâdını kurban etmekle emrolundu. Evlât, insanın bir parçasıdır. Bir baba için evlâdını fedâ etmek, ciğerpâresini kurban edebilmek çok ağır bir imtihandır. Lâkin Hazret-i İbrahim de Hazret-i İsmail de bu imtihandan teslîmiyetle muvaffakiyete nâil olarak çıktılar. Cenâb-ı Hak; bir koç indirerek, Hazret-i İsmail’i âzâd etti.

Hazret-i İbrahim, oğlu İsmail ile, Kâbe’yi inşâ etti. Şirkten uzak tevhid dîninin merkezini tesis etti. Namaz ve hacca insanları çağırdı.

Onun bu nesil endişesi sebebiyle Cenâb-ı Hak, Hazret-i İbrahim’in iki evlâdını da peygamber eyledi. «Ebu’l-Enbiyâ / Peygamberlerin babası» oldu.

  • Bütün Benî İsrail peygamberleri, oğlu İshâk’ın soyundan geldi.
  • Muhammed Mustafâ -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de, diğer oğlu Hazret-i İsmail’in zürriyetinden geldi.

Onun nesil hakkındaki endişe ve gayretlerinden dolayı Cenâb-ı Hak onu tebrik ediyor:

«‒İbrahim’e selâm olsun!» (es-Sâffât, 109) buyuruyor. Salli-bârik duâlarımızda kıyâmete kadar Hazret-i İbrahim’in nesil gayretinin feyiz ve bereketini yâd ediyor ve ümmet-i Muhammed için de niyâz ediyoruz.

 

 

EFENDİMİZ’İN NESİL GAYRETİ

Fahr-i Kâinat -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz; câhiliyye insanından bir asr-ı saâdet, bir fazîletler medeniyeti inşâ etti. Gönül dergâhında o sahâbîleri birer birer terbiye etti. Mekke’de Dâru’l-Erkam’da, Medine’de Suffa’da, gece-gündüz Kur’ân talebeleriyle meşgul oldu. Onları İslâm’ın tebliği için vazifelendirdi.

Peygamberimiz; ashâbını servetler dağıtarak, kâğıt-kalem verip zâhirî bilgiler öğreterek terbiye etmedi. Onları muhabbet ve takvâ dolu bir gönül ile terbiye etti. Fiilî kıstas olarak, tatbik ederek, yaşayarak ve yaşatarak öğretti.

Peygamberimiz, gençlerle husûsen alâkadar olurdu. O’nun çevresindeki; Zeyd bin Hârise, Üsâme bin Zeyd, Mus‘ab bin Umeyr, Câfer-i Tayyâr, Zeyd bin Sâbit, Abdullah bin Ömer -radıyallâhu anhüm- gibi nice sahâbîler 15-20 yaşlarında gençlerdi.

Efendimiz, çocuklarla da çok güzel alâkadar olurdu. Ensârın çocukları Peygamberimiz’in çevresinde toplanırdı. Rasûlullah Efendimiz de onlara duâ eder, başlarını okşar ve selâm verirdi. Seferden döndüğünde; çocuklar, O’nu şehrin dışında sevinç ve hasretle karşılarlar, Efendimiz de onları terkisine bindirerek sevgisini gösterirdi.

Enes bin Mâlik -radıyallâhu anh-, Peygamberimiz’in muhabbetle yetiştirdiği bir başka genç nümûnesidir. Annesinin isteği üzerine; 10 yaşında iken, Efendimiz’in hizmetine girdi. On yaşında bir çocuğun, 53 yaşındaki Peygamberimiz’in hizmetlerini bi-hakkın îfâ edemeyeceği âşikârdır. Peygamberimiz; «Bu yaşlarda bir delikanlı nasıl yetiştirilir?» bu tâlim ve terbiyeyi göstermek için bu teklifi kabul etti. Nitekim bu hususta birçok hadîs-i şerif bize Hazret-i Enes tarafından intikal etti.

Enes -radıyallâhu anh- öyle bir muhabbetle yetişti ki;

“–Sevdiğim (Rasûlullâh)’ı rüyamda görmediğim hiçbir gece yoktur!” (İbn-i Sa‘d, Tabakât, V, 330) demişti.

O da bereketli ömrünün sonuna kadar talebelerine bu muhabbet ve takvâ mîrâsını nakletti.

Onun hayatında evlâtlara İslâm mîrâsının nasıl bir muhabbetle verileceğinin misallerini görüyoruz:

Enes bin Mâlik -radıyallâhu anh-, aralarında oğlu Ebûbekir’in de yer aldığı bir topluluğa bir hadîs-i şerîfi nakletti. Ardından oğlu Ebûbekir’e dönerek şefkatle şöyle dedi:

“–Yavrucuğum, bu hadîsi ezberle. Şüphesiz bu hadis bir hazinedir.” (Ahmed, XXVII, 13)

 

MUHABBET ve FEDÂKÂRLIK

Onların bu muhabbet dolu terbiyeleri de nesilden nesile mübârek bir mîras olarak nakledildi. İmam Mâlik’in babası evlâdına her hadis ezberlediğinde, bir ikramda bulundu. İmam Mâlik;

“Artık ben bir hadis okuduğumda dâimâ o lezzeti alıyorum!” diye anlatır. Böyle bir muhabbetle yetiştirilen bu evlât, dört büyük mezhebden birinin imâmı oldu.

Bir başka mezheb imâmı Ahmed bin Hanbel -rahmetullâhi aleyh- de şöyle anlatıyor:

“On yaşımdayken Kur’ân-ı Kerîm’i ezberlemiştim. Sabah namazından önce annem beni kaldırır, soğuk Bağdat günlerinde abdest suyumu ısıtırdı. Sonra elbiselerimi giydirirdi. Evimiz uzak ve yol karanlık olduğu için, kendisi de başörtüsünü takıp tesettüre bürünerek benimle birlikte camiye kadar gelirdi.”
(Ali el-Karnî, Durûs, XXVI, 4, XLIII, 21)

İmâm-ı Gazâlî, anne-babanın evlâdına karşı vazifelerini ne güzel ifade eder:

 

İLÂHÎ EMÂNET

Evlât, anne ve babasının yanında ilâhî bir emânettir.” (İhyâu Ulûmi’d-Dîn, III/69)

“Evlât, temiz bir toprak gibi olup, hangi tohum atılsa büyür.

İyilik tohumu ekilirse din ve dünya saâdetine kavuşur. Annesi, babası ve hocası sevâbına ortak olur.

Lâkin şayet o toprağa fesat tohumu atılırsa helâk olur; annesi, babası ve hocası bu ziyanın günahına ortak olur.” (Kimyâ-yı Saâdet, trc. 316)

Yine İmâm-ı Gazâlî, bu mîrâsın intikali için gereken vazifelerden bir kısmını şöyle saymaktadır:

“Evlâdı korumak demek;

  • Onu güzel terbiye edip kötü huylardan tezkiye etmek,
  • Ona ahlâkî fazîletleri öğretmek,
  • Kötü arkadaşlardan onu korumak,
  • Hevâ-heves içinde bırakmamak, ona dünya âlâyişini ve zînet sebeplerini sevdirmemektir ve gaflet mekânlarından uzakta tutmaktır.

Çünkü zînet, (lüks, israf çılgınlığı) ve dünya âlâyişine alışınca, büyüdüğü zaman onları elde etmek için ömrünü ziyân eder.”

Bugün birtakım anne ve babalar, evlâtlarını Kur’ân tahsili alabileceği mekânlara göndermeye kıyamıyorlar (!) Çünkü evlâtlarını aşırı rahat içinde yaşatmayı şefkat zannediyorlar. Yurt ve kurs gibi yerlerde, mahrumiyet yaşayacak diye endişe ediyorlar.

Hâlbuki, gerçek mahrumiyeti ve gerçek ayrılığı düşünmek îcâb eder.

Âhirette, hesap görülünce; “Ayrılın ey mücrimler!” (Yâsîn, 59) denilecek ve aynı aileden de olsa, cennetlikler ve cehennemlikler birbirinden ayrılacaktır.

Bu sebeple fânî dünyanın rahatını değil, âhiretin ebedî saâdetini düşünmek lâzımdır.

Unutmamalıdır ki, Allah yolunda tahammül edilen; “Her zorluktan sonra kolaylık gelir.” (Bkz. el-İnşirâh, 5-6)

 

HANGİ MÎRAS?

İnsanlar fıtrî bir şekilde, evlâtlarını düşünürler. Evlâtlarına kıymetli bir mîras bırakma arzusu duyarlar. Maddî mîrâsın âkıbeti meçhuldür. Harcanır ve biter.

Kutadgu Bilig’de Yûsuf Has Hâcib şöyle der:

“Kişiden kişiye, mîras olarak (aslında mal değil hikmetli) söz (ve ilim) kalır.”

Eğer mânevî mîras, yani güzel ahlâk, İslâmî şahsiyet ve karakter, Kur’ân kültürü evlâda aktarılabilirse; o evlât, babadan kalan maddî mîrâsın da kıymetini bilir, hayırlı bir şekilde ondan istifâde eder, infâk eder, israftan uzak durur.

Bu hususta Ömer bin Abdülaziz -rahmetullâhi aleyh-’in tavrı muhteşem bir misaldir.

Halîfeliği ile beraber zühd içinde yaşayan ve ailesine de bunu emreden Ömer bin Abdülaziz, evlâtları için mal bırakmasını tavsiye eden vezirine şöyle der:

“–Eğer benim geride kalan evlâtlarım sâlih kimselerden olurlarsa, onların sıkıntıya düşmelerinden korkmam. Zira Cenâb-ı Hak;

«…Allah sâlih kullarının velâyet ve vesâyetini bizzat deruhte eder.» (el-A‘râf, 196) buyurmuştur. Cenâb-ı Hak, onların velîsi ve vasîsi olduktan sonra onların ileride karşılaşacakları hâllerden hiç endişe etmem!

Yok; sâlih değil de sefih kimseler olacaklarsa, böyleleri hakkında da yine Kur’ân-ı Kerim’de;

«Mallarınızı sefihlere vermeyiniz!..» (en-Nisâ, 5) buyurulmuştur. Bu nehy-i ilâhîye rağmen sefih olacak çocuklarıma mal mı toplayacağım?!” (Ebu’l-Ulâ Mardin, Huzur Dersleri, İstanbul 1966, II-III, 769-770; Krş. İbn-i Asâkir, Târîhu Dimaşk, XL, 251-252)

Bu bir hakikattir. Eğer mânevî mîras verilememiş, İslâmî karakter ve şahsiyet kazandırılamamış ise; böyle evlâtların, kendilerine bırakılan maddî mîrâs ile azgınlık ve sefâhate düşecekleri kuvvetle muhtemeldir.

Anne-babalar unutmamalıdırlar ki, o mal evlâtlarda da kalmayacak, onlardan başkalarına intikal edecektir.

O hâlde, insanın bâkîyi arzu eden rûhu, mîrasta da bâkî olanı tercih etmelidir.

Hazret-i Ömer, bir gün Bakî kabristanının yanından geçerken şöyle der:

“Allâh’ın selâmı üzerinize olsun ey kabir ehli! Buraları soracak olursanız; hanımlarınız evlendi, evlerinize başkaları oturdu, mallarınız mîrasçılara dağıtıldı.”

Hâtiften bir ses ona şöyle cevap verdi:

“Yâ Ömer! Sen de buraları soracak olursan;

  • Önden ne göndermişsek burada onu bulduk,
  • İnfâk ettiğimiz şeylerde kârlı çıktık (karşılığını fazlasıyla aldık),
  • Geride bıraktıklarımızda ise zarar ettik.” (İbn-i Abdilber, et-Temhîd, XX, 242; Rûhu’l-Beyân, I, 557)
  •  

TARİHTE İNSAN MÎRÂSI

Osmanlı’da insan mîrâsının asırlarca muvaffakiyetle aktarıldığına şâhitlik ediyoruz. Fethedilen beldelere giden temiz Anadolu halkı, örnek bir müslüman nümûnesi oldular. Onları gören Arnavut, Boşnak vb. topluluklar İslâm ile şereflendiler.

Cenâb-ı Hak; şükür devam ettikçe nimeti devam ettirir, hattâ artırır. Söğüt’te, İznik’te başlayan bu küçük beylik, üç kıtaya sığmayan muazzam bir devlet hâline işte bu insan mîrâsı bırakma şuuruyla geldi.

Padişahların evlâtlarına vasiyetleri, işte bu mânevî mîras heyecanıyla doludur:

Osman Gazi’nin oğlu Orhan Gazi’ye vasiyetinden şu cümleler çok mânidardır:

“Bil ki bizim mesleğimiz, Allah yoludur ve maksadımız da O’nun dînini yaymaktır.

Gayemiz, kuru bir cihangirlik değil «i‘lâ-yı kelimetullah»tır!”

“Sen de benim yolumdan yürü!.. Allâh’ın ve kullarının hakkını gözet!”

“Senden sonra gelecek nesil, seni kendilerine örnek alsın!”

Osmanlı’nın ilk asırlarında insan mîrâsı bırakmak için; çok sayıda medreseler, dâru’l-kurrâlar, dâru’l-hadisler, dergâhlar ve tekkeler inşâ ettiler. Bunun için artlarında çil çil kubbeler bıraktılar. Onların mîrâsı, mücevherler, hanlar, hamamlar değil, İslâm’a hizmet eden vakıflardı.

Müslümanların evlâtlarını yetiştirdikleri gibi, zimmîlerin çocuklarından dahî devşirme seçip onların İslâm ile müşerref olmasına ve güzîde bir şahsiyetle yetişmelerine vesile oldular. Ecdâdımızın hayran bırakan şahsiyetleri sebebiyle, anne-babalar, evlâtlarını sevinerek müslümanların emin ellerine teslim ettiler.

Maalesef daha sonra bu hâl tersine döndü!.. Mâneviyâtın zayıflamasıyla aşağılık kompleksi baş gösterdi. Eşraf içinde evlâtları Paris’e, Viyana’ya gönderme modası çıktı. Evlere piyanolar kondu. Fransız mürebbiyeler getirildi. Böylece kademe kademe, yeni nesillerin mühim bir kısmı İslâmî kültürden mahrum yetişti. Ecdâdını cihana hâkim kılan değerleri; «gerilik» zannetti.

Bugün maalesef bu zihniyetin hâkim olduğu tahsil çevrelerinde de evlâtlar ziyan olmakta. Batıya, ecnebîye hayran olarak yetişmekte. Îman, şuur, iffet ve hayâ ayaklar altına alınmakta… Aileler dağılmakta, boşanmalar artmakta… Bizim evlâtlarımızı gayr-i müslimler devşirmekte!..

 

MODERN CÂHİLİYYE

Câhiliyye devrine baktığımız zaman, insanların iffet ve hayâya, merhamete vedâ ettiğini, hâsılı insanlığı terk ettiğini görüyoruz.

Âd, Semud, Keldânî, Medyen, Firavun, Sodom-Gomore ve Pompei… Bunların her birine azap kamçısı indi. Artık harabelerini baykuşlar şenlendiriyor.

Günümüzde ise yine câhiliyyeye dönüldüğünü ve dünyayı bu ahlâksızlıkların ve zulümlerin doldurduğunu görmekteyiz.

İbn-i Haldun’un da ifade ettiği gibi:

“Geçmiş hâdiseler, gelecek olanlara, suyun suya benzemesinden daha çok benzer.”

Bugün dünyamız böyle bir felâketin karşısındadır.

Muallim Cûdî, memleketin işgali ve nice ehl-i îmânın vatan-cüdâ olması üzerine şöyle demişti:

يَا سَيِّدَ الْوَرَاءِ قُمْ قَدْ قَامَتِ الْقِيَامَةِ

“Ey Âlemlerin Efendisi, kalk! Kıyâmet kopuyor!..”

Bugün mânevî işgaller yüzünden, bir nesil, selde sürüklenen kütükler gibi cehenneme sürükleniyor. Asıl bu feryâdı bugün bizler seslendirmeliyiz.

Fakat bedbinlik / kötümserlik için değil!

Çünkü kıyâmet kopuyor da olsa, Peygamberimiz’in şu sözünü unutmayacağız:

“Kıyâmet kopuyor olsa ve birinizin elinde bir fide bulunsa, kıyâmet kopmadan onu dikebilirse bunu hemen yapsın!” (Ahmed, III, 191, 183)

Fetih Sûresi’nde de, insan yetiştirmek, fide yetiştirmeye benzetilmiştir.

Âhirzamanda nice fitneler meydana gelecektir. Bunlara karşı da tek çare, evlât ve nesil yetiştirmektir.

Aylardır dünyayı tesiri altına alan salgın hastalıkta da, bir müslüman bu gayretlerini ortadan kaldırmamalıdır. Elden gelen bütün tedbir ve çarelerle, evlât yetiştirme vazifesini ihmal etmeden sürdürmelidir.

En zarûrî ihtiyacımız;

Nefsimize ve neslimize bir can simidi atmak, şer odakların tuzaklarından korumak…

Zira eğer tedbir alınmazsa, evlâtlar, sırf merak ve heves içinde bir gafletle, toplumda yayılmaya ve normalleştirilmeye çalışılan sapkınlıklara bulaşabilirler. Allah muhafaza buyursun.

Anne-babalar bu tehlikeye karşı ciddî bir teyakkuz içinde olmalıdır. Yoksa son pişmanlık fayda vermez…

Bugün;

Anne-babalar zor bir imtihanda. Çünkü şer her taraftan hücum ediyor. Ancak bu zorluk nisbetinde gayretlerin ecri çok yüksektir.

Şöyle bir teşbihle anlatabiliriz:

Pınarın başındaki bir insana bir bardak su ikram etmek ile, çölde susuz kalmış, ölüm tehlikesine mâruz kalmış birine bir bardak su vermek aynı kıymette değildir. İkisi de bir bardak sudur, fakat biri hayat kurtarır.

Bu sebeple, günümüzde evlât ve nesil yetiştirmek için verilen emekler, iki cihanda biiznillâh çok kıymetli neticeler verecektir.

Meselâ;

Abdullah İbn-i Mes’ud -radıyallâhu anh- bir koyun çobanı iken Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in tedrîsinden geçince öyle bir kıvam kazandı ki, Peygamberimiz’in irtihâlinden sonra Kûfe kadısı oldu. Hazret-i Ali’nin de Kûfe’ye gelmesiyle, zamanla orada Kûfe Hukuk Ekolü teşekkül etti. O mektepten İmâm-ı Âzamlar yetişti. O İmâm-ı Âzam ki; dünya hukuk tarihinde eşi ve benzeri bulunmadığı gibi, ona emsal diye gösterilmeye kalkılan Solon ve Hammurâbi ancak ona çıraklık edebilirler.

Kur’ân tahsilinin feyiz ve bereketi hakkında yedi kıraat imamından biri olan Nâfi Hazretleri’nin çok güzel bir hâtırası var:

Talebelerinden biri şöyle anlatır:

Nâfi konuştuğunda ağzından misk kokusu gelirdi. Kendisine;

“‒Okumak için her oturduğunda güzel koku mu sürünüyorsun?” dedim.

“‒Hayır, koku kullanmıyorum. Bir defasında Nebiyy-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’i rüyamda gördüm. Benim ağzımdan Kur’ân okuyordu. O günden beri bu güzel kokuyu duyuyorum.” dedi. (Zehebî, Ma‘rifetü’l-kurrâ, s. 64)

 

HANGİ BİLGİ, HANGİ TAHSİL?

Unutulmamalıdır ki;

Bilgi, ilim ve tahsil, bunlar tek başına insanlığa fayda vermez. Zira insanlığa en büyük zulümler de böylesi fenler ve ilimlerle gerçekleştirilmiştir. Kimyevî, biyolojik ve nükleer silâhlar ile, son asırlarda tarih boyunca işlenmedik çapta cinayetler işlenmiştir.

Öyleyse; bilginin hayırlı yolda ve faydalı bir şekilde kullanılması için beraberinde ahlâk, karakter ve şahsiyetin de verilmesi zarûrîdir.

Günümüzde İslâm’ın öğretildiği mekteplerde bile, zihnî eğitimle iktifâ edildiğinde, şanlı mâzîmizdeki o mânevî ahval hâsıl olmuyor. Rasûlullah Efendimiz, sahâbe-i kiram ve zikrettiğimiz o müstesnâ örneklerin hâlleriyle hâllenme gerçekleşmiyor.

Zira bilgi, kitaplardaki kayıtlarla nakledilir. Fakat ahvâlin transferi için, insandan insana o gönül mîrâsının intikali lâzımdır. Yani «nefes-i Rahmânî»nin intikal etmesi îcâb eder. Bu nefes, Rasûlullah Efendimiz’in cennet ikliminden gelen feyiz ve rûhâniyetidir.

İhlâs ve muhabbetle gönül tatbiki lâzımdır.

Bizim medeniyetimiz; bu mânâda, mürşidden müride, üstaddan tilmîze, ustadan çırağa ve ebeveynden evlâda bu hâl transferini gerçekleştirmekteydi. Maalesef bu zincir koptu.

Şimdi talebe âyeti veya hadîsi okuyor, kıssayı yahut hükmü öğreniyor; fakat o duygu, o heyecan, o şuur kalpte derinleşemiyor. Bilgi sadece zihinde depo oluyor. Tatbikat yok. Tatbikat varsa da şuur yok.

Bu hâl transferi ve şuur verilmezse;

Doktor tedaviyi öğrenir, fakat şifâya vesile olmayı ve insanlara hizmeti değil, daha fazla para kazanmayı hedefler ve bazen cellât kesilir. Her sahadan misaller artırılabilir.

Bu sebeple;

Dünyevî tahsil; mutlaka, mânevî tahsil ile, yani mârifetullah tahsili ile mezcedilmeli.

Bunun için de, Kur’ân tahsili etrafında İslâm şahsiyet ve karakterini yeni nesillere mîras bırakabilme çalışmalarına ağırlık vermeli.

Bu, her birimizin mes’ûliyetidir.

 

MÂNEVÎ AÇLIK

Mahrumiyet, yani açlık ve fakirlik iki türlüdür:

Maddî ve mânevî…

Bir hadîs-i şerifte şöyle rivâyet ediliyor:

“Fakirlik, neredeyse küfre denk oluyordu.” (Beyhakî, Şuab, IX, 13)

Yani bu iki mahrumiyet, din kardeşlerimizi -Allah korusun- neredeyse küfre düşürür. İsyana sürükler. Câhilâne hareketlere gark eder.

Bu, en büyük derttir.

Fahr-i Kâinât Efendimiz buyuruyor:

“Mü’minlerin dertleriyle dertlenmeyen kimse, mü’minlerden değildir.” (Hâkim, Müstedrek, IV, 352)

Vakıf ve eğitim hizmetlerine ilk kez başladığımız zamanlarda bize mes’ûliyetimizin büyüklüğünü hatırlatan bir hâdise yaşadık:

İlk Kur’ân kursu açılmıştı. Fakir ailelerin çocuklarını kabul edip, yetiştirmeye başlamıştık. Yıllar sonra o ilk nesilden bir talebenin annesi gelip şu yanık sözleri söyledi:

“‒Ben bir kızımı size verdim. Elhamdülillâh İslâm terbiyesiyle yetişti. Hoca hanım oldu. Evlendi, Anadolu’ya gitti. Orada gayret ediyor. Sizlere müteşekkirim.

Fakat onun bir de ablası vardı. Siz yokken, evlâdımı göndereceğim bir Kur’ân kursu mevcut değilken; açlık, yoksulluk ve gariplik yüzünden maalesef onu koruyamadım. Kötü yollara düştü. Onu böyle bir terbiyeden geçiremedim.

Keşke bu müesseseler daha evvel kurulsaydı!..”

Gitmediğimiz, ulaşmadığımız, imdâd olmadığımız her yerden bu feryatlar yükselmektedir. Toplum, irşâda muhtaç bir vaziyettedir. Fakat müsterşidi irşâd edecek vasıfta, şuurda ve fedâkârlıkta insan kıtlığı yaşanmaktadır.

Gerçek mîras, o ideal insanı yetiştirmektir.

Gerçek tahsil, buna hizmet edecek tahsildir.

Cenâb-ı Hak, bizlere Fahr-i Kâinât Efendimiz ve ashâb-ı kirâmın İslâm şahsiyet mîrâsını bırakma husûsundaki aşk, heyecan ve mes’ûliyetinden hisse almayı nasîb eylesin. Rabbimiz, İslâm’ın şahsiyet ve karakterini nesillerimize mîras bırakma gayretlerimizi artırsın. Âmîn!..

Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Yüzakı Dergisi, Yıl: 2020 Ay: Ağustos, Sayı: 186

 

***********************************

 

BUVATAN HABER

  www.buvatan.com

Kaynak: Editör:
Etiketler: İSLAM'DA, , NESİLLERİN, , YETİŞTİRİLMESİ, , VE, , NESLİN, , KORUNMASI,
Yorumlar
Haber Yazılımı